19 Şubat 2012 Pazar

KÜRESEL MUHAFAZAKARLIK DEMOKRASİYE KARŞI...

İnsanlık tarihinin şimdiye kadar "en az sakıncalı" rejimi, demokrasi olarak genel kabul görüyor. Felsefi anlamda demokrasiye karşı çıkan, ontolojik bir sorun olarak ifade edenler, marjinal grupların içinde yer bulabiliyorlar.
Batı Avrupa'da 19. yüzyılda kaydedilen gelişmeler ve ABD'deki mücadele; sınıf savaşımı ve temsili demokrasi arasındaki çelişkileri ortaya serdi. Marx'ın "kral çıplak" diyen analizleri ile hem sistemin adı bizzat kendisi tarafından "kapitalizm" olarak konuldu, hem de temsili demokraside, servet ve vergi esasına göre "seçme ve seçilme hakları", zaman içinde "genel oy hakkı"na dönüştü.
Peki işçi sınıfı "genel oy hakkı"na kavuşarak, temsili demokrasiden dilediği payı alabilmiş miydi? Sosyal demokrasinin özellikle III. Enternasyonal'de Bernstein ve Kautsky'nin tezleriyle vardığı sentez, devrim ideali yerine "seçim mücadelesi" ve "sınıf savaşımı" yerine "sınıfların uzlaşması"nı öngörmekti.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Frankfurt Bildirgesi ile "seçim yoluyla devrim"den vazgeçilmesi, kapitalist sistem içinde, seçim yarışı ile varılan iktidarda "sosyal haklara", "sosyal güvenlik sistemi" ve "iş güvencesi"ne, "toplu sözleşme ve grev hakları"nın kurumsallaşmasına uzanan Sosyal Demokrat uygulamalar, Batı ve Orta Avrupa'ya damgasını vurdu. Bu çerçevede Almanya'da SPD ve İsveç'te Olof Palme ekolleri ön plana çıktı.
1950'ler ve 1960'larda, II.Dünya Savaşı sonrası, ABD'nin Batı Avrupa'ya, özellikle SSCB ve Doğu Bloku'nun etkisine girmemesi için verdiği hibeler ve ucuz krediler, Batı Avrupa'da "sosyal refah devleti" uygulamalarını pekiştirdi. Ancak zamanla ABD Doları'nın verdiği fazla, ABD için "dış ticaret açıkları" ve "enflasyonist" etkiler yarattı. 1970'lerin başında, 1945'ten sonra Bretton Woods'ta varılan centilmenlik anlaşmasının bozulduğu ilan edildi. Bir nevi "malumun ilanı" ABD açısından ifade edildi. ABD Doları'nın ABD Merkez Bankası'ndaki altın rezervine karşılığı ortadan kaldırıldı. Zaten 1960'larda herkesin bildiği böyle bir yalan üzerine kapitalist ekonomi ilerliyordu.
Derken 1970'lerin başında, ABD'nin tavrı sonrası, mali sermaye yani finans kapital ulusal anlamda makro ekonomi engellerini zorlamaya başladı. Ulus devletlerin ekonomiye müdahaleleri azalmaya başladı. Ardından 1980'lerde

özelleştirmeler ve sosyal hakların budanmasına sıra geldi. Sınıfsal anlamda hak arama mücadeleleri sınırlandı.
Türkiye bu süreci 10 yıl gecikmeli olarak izledi. 24 Ocak 1980 kararlarıyla piyasa ekonomisine geçebildi. Avrupa'da Lyotard'ın öncülüğünde "post modern felsefe", 1970'lerin başında boy göstermeye başladı.
Post modernizm, 1980'lerden sonra, özellikle SSCB ve Doğu Bloku'nun çöküşüyle etkisini arttırdı. Modernizm üzerine yapılan "eleştirel yaklaşımlar", "küresel muhafazakarlığı" özendirirken, özellikle geri kalmış ülkelerin "demokrasi arayışları"nın önünü tıkadı.
1990'larda Huntington'un "uygarlıklar çatışması" tezi, önce makale, sonra kitap olarak ilgi gördü. Ama asıl "ilgi patlaması", 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra kaydedildi. Huntington, yerküre üzerinde sömürü ve geri bıraktırılmışlık kavramlarını yok sayarak, herşeyi dinlerin oluşturduğu uygarlıklar varsayımına dayalı bir çatışma üzerine oturttu. Böylece "demokrasi", Hristiyan uygarlığın bir kavramı haline getirildi. Sol siyaset zaten görmezden gelindi. Avrupa'da Sosyal Demokratlar, neo liberal yapıya ayak uydurarak, kendilerini "yenileştirmeye!" çalıştıysa da, Blair ve Schröder büyük birer hayal kırıklığı haline geldiler.
2000'lerde gelinen süreç, ABD'nin 11 Eylül 2001 sonrası, "yeni muhafazakar" politikaları çerçevesinde, II.Körfez Savaşı'na uzanan bir savaş sarmalını tetikledi. Zaten Soğuk Savaş sonrası Balkanlar, Kafkasya ve I. Körfez Savaşı sonrası Irak'taki "fiili ve resmi parçalanma" mikro milliyetçilikleri patlatmış ve bu zeminde sınıfsal değil kimliksel çatışmalar vurgulanmıştı.
Artık 2012'ye gelindiğinde, Obama'nın seçim yılında, "savaşa dayalı" bir seçim stratejisi uygulaması salık veriliyor zira Cumhuriyetçiler'in henüz başkan adayı belli olmasa da "muhafazakar" politikaları ön plana geçiyor. Sözde Arap Baharı sonrası Ortadoğu'ya demokrasi gelmedi ama İhvan öncülüğünde İslamcı muhafazakar hükümetler geliyor. Almanya ve Fransa'da halen muhafazakar liderler var ve AB içinde Macaristan örneğinde olduğu gibi "otoriter rejimler" yer bulabiliyor. Putin Rusya'da otoriterliğini meşrulaştırırken, Çin de halen kapitalizme geçişe karşın Komünist Parti tekeli sürüyor. Basın ve ifade özgürlüğü artık birer lükse dönüşmüş durumda. Demokrasi "vazgeçilebilen" ya da "budanabilen" bir rejime dönüştürülüyor. Türkiye'de de otoriter eğilimler ciddi anlamda gündeme geliyor.
Muhafazakarlığa karşı Sosyal Demokratlar'ın küresel anlamda harekete geçmesi gerekiyor. Küresel muhafazakarlık, liberalleri de kendi amaçları çerçevesinde asimile ediyor.
Demokrasiden ASLA ÖDÜN VERMEMEK gerekiyor. Zira demokrasiden atılan her geri adım, çalışan halk kesimlerinin sosyal konumu ve haklarını kaybetmesi anlamına geliyor. Küresel anlamda bir muhafazakarlığa ve otoriter eğilimlere karşı EVRENSEL BİR SOL'un artık kendini hissettirmesi acil bir gereklilik haline gelmiş durumda...

12 Şubat 2012 Pazar

VİCDAN VE İNTİKAM...

Herhangi bir toplumun sağlıklı "ruh haline" sahip olmasının en önemli ölçütü "vicdan"dır. Vicdan herşeyin başlangıcıdır. İyi bir insan olmanın "olmazsa olmazı", vicdanının sesini dinleyebilmesine bağlıdır. Toplumların en örgütlü yapısı "devlet"tir. Devletin sosyolojik anlamda meşruiyeti sağlarken, toplumsal vicdanın bakışına yer vermesi son derece önemlidir. Bu çerçevede kamusal yaşamda "vicdan" soyut bir anlam taşıyabilir. Ancak "asgari müşterek"te, kamuoyu nezdinde varılacak "zımni mutabakat" dikkate alınmak durumundadır.
Siyasal yaşamda "vicdan" tartışmalı bir konu olsa da, "kamu vicdanı"nın tatmin olacağı en önemli alan "adalet"tir. Zira devletin temeli "adalet"e dayanmaktadır. Bu işlevi yerine getiren "yargı mekanizması", demokratik devletlerde yasama ve yürütmenin vesayetinden bağımsız, yasalar ve vicdani kanaatler çerçevesinde hüküm verir.
O yüzden, bir çeşit dokunulmazlığı vardır ve "yargıç güvencesi", demokratik bir yapıda "olmazsa olmaz"dır.
Türkiye'de yaşanan tartışmalara, güncel polemiklere girmeden, bu zeminde yaklaştığımda "umutsuz" bir tablo görüyorum.
Vicdanın yerini intikamın aldığı sistemler, eski zamanlarda kaldı. Vicdan, sadece resmi yapılar değil, toplumsal ilişkilerde de belirleyicidir. Bu "ortak yaşamın" güvencesidir. Erki eline alan güç, "intikam"la diğer siyasal ve toplumsal muhalefete yaklaşırsa, o toplum "vicdanen çökmeye" mahkumdur.
Vicdanımızın sesine kulak verirsek, sağduyu egemen olur. Bu da demokrasinin sınıfsal değil ama ahlaki ön koşuludur...