31 Aralık 2010 Cuma

2010'DAN ARTA KALAN...

2010 yılının siyasal çerçevesini kısa bir biçimde değerlendireceğim.
Ülkemizin içinde belli başlı olayları şu çerçevede ele alabiliriz.
1- 12 Eylül 2010 referandumu
2- CHP'deki lider değişimi (Mayıs 2010)
3- Mavi Marmara olayı (31 Mayıs 2010)
4- Türkiye'nin 9 Haziran 2010'da, BM Güvenlik Konseyi'nde İran'ın "uranyum zenginleştirme programı" ile ilgili "ek yaptırımlar"a karşı oy kullanması..
5- BDP-PKK'nin "etnik özerklik" haırlıkları
6- Kasım 2010 NATO zirvesinde "füze kalkanı"nın onaylanması
7- CHP'de yönetim değişimi (Aralık 2010)

Aslında bu başlıklar çoğaltılabilir. Kısaca değinirsek, 12 Eylül referandumuyla, Türkiye'de "kuvvetler birliği"ne doğru mesafe alınmış, yargı üzerinde yürütme vesayet kurmuş, 2012 ya da 2014'teki "cumhurbaşkanlığı seçimi" öncesi, başkanlık sisteminin yolu açılmıştır. Siyasal iktidar, 2011 genel seçimlerinde, salt çoğunluğa değil, anayasal çoğunluğa oynamaktadır. Kuvvetler birliğine dayalı bir başkanlık sisteminin, otoriterlikten totaliterliğe uzanan bir maceralar bütünü olduğunu kaydetmek gerekir.
BDP-PKK çizgisi, 2010 yazında terörün yoğunluğunu arttıran bir strateji izlemişlerdir. 2012'de ABD Irak'tan çekilmeden, Türkiye-Barzani işbirliğinde 3. ortaklığa soyunan PKK, referandum öncesi sözde ateşkesle birlikte, seçim boykotunda mesafe almış, 2010 sonbaharında ise "etnik özerklik" konusunda fiili adımlar atmışlardır. İki dillilik ve yerel kolluk bunun ilk aşamaları olmuştur.
CHP'de Deniz Baykal'ın "kaset komplosu"na uğramasından sonra, Kemal Kılıçdaroğlu, Önder Sav'ın da örgütsel desteğiyle genel başkan olmuş, Kasım 2010'da yeni tüzüğü uygulayarak, Sav'ı önce MYK'dan, sonra da Aralık 2010 olağanüstü kurultay'da PM'den tasfiye etmiştir. Kılıçdaroğlu'nun yeni CHP'sine DSP'nin kurucu genel başkanı Rahşan Ecevit'ten, Kürt siyasetinin flaş ismi Sezgin Tanrıkulu'na, Sağ'ın birtakım gruplarına kadar destek verilmiştir. Yeni CHP, AKP'nin "hibrit rejimi"ne karşı bir demokratik alternatif olarak algılanmaktadır.
AKP, dış politikada, İran ve diğer Ortadoğu rejimleriyle yakınlaşma, İsrail'le gerilim politikasında, vurguyu arttırmış, 31 Mayıs 2010'da İHH'nin Mavi Marmara gemisine verdiği "Gazze'yi Fetih" desteği, 9 Türk yurttaşının uluslararası sularda, İsrail askerlerince öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. İsrail'le Ocak 2009-Mayıs 2010 arasında süren "kontrollü gerilim" siyasetinde, kontrolden çıkma sinyali, aynı zamanda İran'la, uluslararası topluma karşın yakınlaşma "eksen kayma" tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Kasım 2010'da, fiilen İran'ı hedefleyen NATO füze kalkanına AKP iktidarının kerhen oy vermek durumunda kalması ve İsrail'in Hayfa kenti yakınlarındaki Karmel dağlarındaki yangın sonrasında, İsrail'le başlayan "yangın diplomasisi", AKP'nin "stratejik derinliği"nin içini boşaltmıştır.
2011 Haziran'ında iktidar değişmezse, Türkiye'deki siyasal ve toplumsal bunalım derinleşerek artmaya adaydır. Sayın Kılıçdaroğlu ve CHP'ye çok iş düşüyor..
Hepinize mutlu yıllar...

20 Aralık 2010 Pazartesi

ETNİK ÖZERKLİK HAZIRLIĞI...

Siyasal iktidar, 3. dönem seçimi "anayasal çoğunlukla" alıp, 2012'de, "kuvvetler birliği" esasına göre oluşturacağı başkanlık sisteminin hazırlıklarını yaparken, BDP-PKK çizgisinde, programlı bir çabayla "fiili etnik özerklik" oluşturulmaya çalışılıyor.
DTP kapatıldıktan sonra, daha esnek bir örgütlenme modeli çerçevesinde kapatılan DTP'nin genel başkanı Ahmet Türk'ün liderliğinde Demokratik Toplum Kongresi (DTK), mevcut anayasal düzene rağmen, "sivil itaatsizliği" barındıran önemli kararlar alıyor.



Bu bağlamda DTK, BDP'den daha kapsamlı bir ittifakla ve yatay bir yüzeyde "serbest manevra alanı"nı genişletirken, BDP, siyasal parti olarak parlamentoda bu talepleri dillendiriyor, PKK ise Kandil'de, var olan etnikçi yapılanmanın silahlı kanadını ve yaptırım gücünü ifade ediyor. Başlarında ise, İmralı'da "cezasını çeken", PKK terör örgütünün lideri Öcalan yer alıyor.
İmralı'da Öcalan, Kandil'de Karayılan, Diyarbakır'da Türk ve Ankara'da Demirtaş'ın oluşturduğu hareket, 2010'un sonuna doğru, fiili adımları hızlandırdı. Neden?
Aslında sorunun yanıtı basit. 2011'in sonunda ABD, Irak'tan çekilecek. ABD'nin telkiniyle, Türkiye ile Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) arasında bir "kalıcı işbirliği" altyapısı hazırlandı. Zira, 2011 sonrası, Irak'ta Batı ekseninde kalacak tek bölge, Barzani bölgesi olacak. Türkiye-KBY işbirliği için tek engel PKK kaldı. Aslında, 5 Kasım 2007'de Beyaz Saray'daki Erdoğan-Bush görüşmesinde, Türkiye KBY'yi tanıma ve işbirliğini kabul etmişti.
2009 Nisan'ında Obama'nın Türkiye ziyaretinde ifade edilen "Kürt açılımı", Türkiye-KBY ilişkilerinin, ABD işgali sonrasında kurumsallaştırılmasını içeriyordu. Bu yüzden PKK militanlarını dağdan indirecek "genel af" ve "siyasi çözüm" adı altında, özerk olmasa da, özerkliğe yakın haklarla PKK eritilecekti.
PKK, 2010 yazı başında, terör eylemlerini neden arttırdı? Zira PKK silah bırakmadan politik kanadını sürdürmeyi tercih etti. Bir nevi Lübnan'daki Hizbullah modelini ortaya koydu.
Silahlı kanadı olan ve "demokratik reformlar" zemininde siyasal kanadını koruyan örgüt, "iki dilli" yaşama geçme, parlamentoda "iki dillilik" gibi çıkışlarla "fiili durum" yaratıyor. Bayrak ve yerel parlamento talepleri de daha da kuvvetli ifadelerle gündeme getiriliyor. Ayrıca "yerel kolluk" kuvvetleri, itirazlara rağmen yaşama geçiriliyor. İleride, bunu geri almaya çalışan herhangi bir hükümet, PKK terörüyle cezalandırılma tehdidi altında.
Siyasal iktidar, başkanlık hayallerine dalarken, başkanlığın tamamlayıcısı "federasyon" talebi sıraya giriyor.
Böylece PKK, Türkiye-KBY işbirliğinde, "üçüncü ortak" olmaya soyunuyor.
Üniter yapının eleştirildiği bir ortamda, her ne kadar Barzani'ye öncelik veren ABD tarafından çok fazla benimsenmese de, PKK'nın "etnik özerklik" modeli, fiilen yaşama geçmeye başlıyor.
Ve Türkiye bunları görmezden geliyor, siyaset bunlara üstün körü dokunuyor. Yarın ise geç bir tarih olmaya aday gözüküyor...