08 Kasım 2009 Pazar

İRAN'DAN TÜRKİYE'YE "ZENGİNLEŞTİRİLMİŞ URANYUM" MU?




















Son günlerde Batı medyası tarafından sürekli gündeme getirilen, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından "soykırım"la suçlanan Sudan devlet başkanı El Beşir'in İSEDAK toplantısı için Türkiye'ye gelmesinden dolayı körüklenen, Türkiye'nin "eksen değiştirme" senaryolarına argüman olarak konulabilecek bu başlık, aslında hiç de düşünüldüğü gibi değil. Zira öneri, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanı El Baradey'den geliyor. Baradey, İran'ın Rusya'dan nükleer gaz alana kadar, "zenginleştirilmiş uranyum"unu Türkiye'de stoklamasını istiyor. Böylece bir bakıma, İran'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesi artı Almanya gözetimindeki müzakereler çerçevesinde, İran'ın "nükleer silah" yapma amaçlı değil, "nükleer enerji" amaçlı çalışmalar içinde olmasının bir güvencesi olarak, Türkiye gösteriliyor.
Türkiye'nin de bu öneriye sıcak baktığı savlanmasına karşın, Türkiye'nin Birleşmiş Milletler daimi üyeliğinin, öneriden habersiz olduğu belirtiliyor. Baradey, Türkiye'nin ABD müttefiki ve İran dostu olarak, böyle bir konuma uygun olduğunu ima ediyor. (Bu arada AB ve ABD'nin İran konusunda Türkiye'ye yönelik uyarılarını arttırdığını ekleyelim.)

ynetnews, "ElBaradei suggests Turkey store Iran's uranium" , November 7, 2009.
http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-3801586,00.html


Tam da altını çizdiğimiz gelişmelerle ilgili bir kavşak noktası oluşmuş durumda. "Bölgesel politikalar"da, "stratejik derinlik"in aldığı mesafe, ABD-İran rekabetinde, katalizör olmak isteyen yeni Türk dış politikası açısından, sözkonusu teklif geçerli olmasa da, buna benzer yeni durumların gündeme geleceğini gösteriyor.


Öte yandan İran, Lübnan'da "kaybettiği seçimi", Hariri'yle girişilen "çetin pazarlıklar" sonucu, tamamen almış gözükmese de, varılan son uzlaşmayla, kendini hissettiren bir aşamaya dönüştürmüş durumda. New York Times'ın haberine göre, Hariri'nin kabinesi 30 üyeden oluşacak. 15 bakan Hariri'nin ABD-Suudi destekli bloğundan, 10 üye iki Hizbullah üyesinin bulunduğu Suriye-İran odaklı muhalefet cephesinden, 5 bakan da cumhurbaşkanı Mişel Süleyman'ın (Hristiyan ve Batı odaklı) kotasından oluşacak.

Bu gelişmelere koşut olarak, Hizbullah'la ittifak yapan Hristiyan lider ve Özgür Yurtsever Hareket'in genel başkanı Mişel Aun'un da kabinede varlığıyla etkili olacağı kaydediliyor. Böylece İran gerek kendi uzantısı Hizbullah ve gerek müttefiki Suriye'yle Lübnan'daki yeni yönetimde, var olan denge unsurlarından biri olacak. Suriye destekli Emel örgütünün lideri ve meclis başkanı Nebih Berri'nin yeni dışişleri bakanı olacağı ifade ediliyor.

Reuters, "Lebanon’s Opposition Said to Agree to Government", The New York Times, November 6, 2009.
http://www.nytimes.com/reuters/2009/11/06/world/international-lebanon-government.html?_r=1&ref=global-home


Türkiye, bu zeminde yeni verili durumda kendisine "vazifeler" ararken, İran parlamentosunun ulusal güvenlik şefi Alaeddin Brucerdi "zenginleştirilmiş uranyum"larını başka bir ülkeye transferi düşünmediklerini söyledi. Şimdilik Baradey'in önerdiği "katalizörlük" işlevi suya düştü.
"Nükleer İran" konusunda çelişkili tutumlar takınan siyasal iktidarın konumu , Lübnan ve Gazze'de İran'ın desteklediği Hizbullah-Hamas çizgisine duyduğu sempatiyle iyice sıkışmış durumda.
İşlerin iyice karıştığı Ortadoğu'da Batı odaklı ılımlı Arap rejimlerinden çok, Suriye-İran çizgisine savrulan bir dış politika dalgalanması, Türkiye hakkındaki "eksen spekülasyonları"na hizmet edecek gibi gözüküyor.

(Harita: AFP)

04 Kasım 2009 Çarşamba

TÜRKİYE EKSEN Mİ DEĞİŞTİRİYOR? II






















Gün geçmiyor ki, yeni Türk dış politikasının özellikleri göze batmasın ya da polemik yaratmasın.
İki konuyu ele alacağız. Birincisi Rize belediye başkanının, siyasi patronunu örnek alarak, neredeyse "ikinci one minute" etkisi yaratan konuşması. İsrail'in Ankara büyükelçisi Gabi Levi, Rize'yi ziyaret ettiğinde, kentin belediye başkanına uğruyor, belediye başkanı önce İsrail'in politikalarını eleştiriyor. Buraya kadar anlaşılabilir bir zemin var. Ardından İsrail'li turistlerin başına "istenmeyen olayların" gelmesinden endişe ettiğini ifade ediyor.

Muhammet Kaçar/DHA, "İsraillilerin başına hadise gelsin istemem", Hürriyet, 4 Kasım 2009, s.27.

Ertuğrul Özkök'ün kültür bakanı Ertuğrul Günay'a dayandırdığı istatistikte, Karadeniz'e gelen yabancı turistlerin %70'inin İsrailli olduğu ve özellikle gençlerin "trekking" için geldikleri bilgisi var.

Ertuğrul Özkök, "Belediye Diplomasisi", Hürriyet, 4 Kasım 2009, s.27.

İç politikadaki üslubun dış politikaya yansıması ve bu tarzın, kendini yeniden üreterek muhafazakar temelli bir "yabancı düşmanlığı"na dönüştürmesi, bir hayli düşündürücü gözüküyor. Öte yandan, bu tavırlar, Türkiye hakkında "Batı ekseni"nden kopma savlarına da neredeyse, su taşıyor.

İkinci konu ise, İsrail'de istihbarat ağırlıklı haber yapan DEBKA sitesinin bir savına dayanıyor. DEBKA haberinde, İsrail parlamentosu Knesset'in Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi'ne, İsrail askeri istihbarat şefi tuğgeneral Amos Yadlin'in sunduğu rapor ele alınıyor. Söz konusu raporda, Hamas'ın Gazze Şeridi'nde 60 km. menzilli İran yapımı bir füze denediği belirtiliyor. Söz konusu füzenin karadan denize fırlatıldığı, olası bir savaşta Tel Aviv'e ulaşacağı kaydediliyor.
Bu rutin gözüken istihbarat raporunda, İran yapımı füzelerin, Gazze'deki Hamas ve Lübnan'daki Hizbullah'a, Türkiye-Suriye hattından ulaştırıldığını iddia ediliyor.
Raporda ayrıca Hamas'ın cephaneliğine, Çin orijinli İran yapımı Silkworm (İpekböceği) füzelerinin C-802 serisinin de eklendiği ifade ediliyor.

DEBKAfile, "Hamas successfully tests new Iran-made Silkworm that can reach Tel Aviv", November 3, 2009.
http://www.debka.com/


Burada bizi ilgilendiren konu, Türkiye hakkındaki savlar. Rapordaki ifadesiyle, Türkiye ilk kez, Hamas ve Hizbullah'a yönelik "silah trafiği"nde yer alıyor. Buna ihtimal vermiyoruz. Zira, NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiye'nin (Avrupa Konseyi üyeliği ve AB katılım sürecinde olduğu) anımsanırsa, böyle bir maceraya, Türkiye'de hükümet kim olursa olsun girmesi, bir hayli rizikoludur. Zamanında Çeçenistan'a resmi olmayan yollardan yapılan silah yardımlarının, bugün son derece gelişmiş düzeyde olan Türkiye-Rusya ilişkilerinde, ne tür tahribatlar yarattığı, daha hala hatırlardadır.

"Türkiye Eksen mi Değiştiriyor" başlıklı yazımızda ortaya koyduğumuz üzere, ABD'deki Obama yönetiminin kendi ulaşamadığı alanlara Türkiye'yi yönlendirmesi (İran ve Suriye örneğinde olduğu gibi) bir illüzyon yaratıyor. Bu savımıza paralel bir görüşün, Cüneyt Ülsever tarafından da belirtildiğini gördük.

Cüneyt Ülsever, "Türkiye nereye payidar?", Hürriyet, 4 Kasım 2009, s.28.

Ancak, Türkiye'de hakim olan ideolojik bakış açısı ve toplumdaki hızlı muhafazakarlaşma, Batı değerlerini reddederek, Batı eksenindeki kurumsal müttefiklik ilişkilerinde, derin bir çatlak meydana getiriyor. Türkiye hakkında, Hamas ve Hizbullah'a "silah yardımı" yaptığı hakkında iddialar ileri sürülebilmesi bile, yeni oluşan verili zemini açıklığa kavuşturuyor. 12 Mart 1947'de, Türkiye Yunanistan'la birlikte Batı savunma konseptine dahil edilir ve 1952'de NATO'ya kabul edilirken, hep Ortadoğu'daki konumu Batı tarafından ön plana alındı. O yüzden Batı eksenindeki siyasal davranışın dış politikadaki uygulama alanı Ortadoğu'dur. Bu çerçevede Türkiye için Batı ekseni Ortadoğu'dan başlamaktadır.

Bu noktada, komşuluk ve iyi niyet girişimleri dışında, daha önceki yazıda ayrıntılarını verdiğimiz, Türkiye-Suriye-İran illüzyonuna katkı vermenin çok fazla bir anlamı olmadığı gibi, ironik bir durumu da dışa vurduğunu görmek gerekmektedir. Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan'dan "daha radikal", hatta bu yüzeyde, Suriye ve İran'la yeni bir "işbirliği"nin geliştirildiğini abartarak pazarlamaya çalışmak, "sonu olmayan" bir maceraperestliği beslemektedir.

Kısa vadede eksenin değişmemesi, Batılı değerleri, orta ya da uzun vadede "külliyen" reddetmesi olası bir toplumsal yapıda, geleceğe dönük bir umut vermemektedir.
Elbette bu noktada, ABD ve AB'nin "ılımlı İslam" politikalarının, "eksen değiştirme" olasılığına ne kadar hizmet ettiği de unutulmamalıdır.
(Harita Kaynak: http://www.atlapedia.com/online/maps/political/Saudi_etc.htm)

02 Kasım 2009 Pazartesi

TÜRKİYE EKSEN Mİ DEĞİŞTİRİYOR?





















Geçtiğimiz aydan beri, Batı ve İsrail basınında, Türkiye'nin "Batı ekseni"nden uzaklaştığı, yeni bir arayış çerçevesinde, Soğuk Savaş'ın dengelerini aşarak, daha rahat manevra kabiliyetine ulaştığı ve Ortadoğu'da liderlik hedefine kitlendiği dillendirilmeye başlandı.
Öyle ki, özellikle İsrail'le Ocak 2009'da yaşanan "one minute" krizinin ardından, Ekim 2009'da "tatbikat" ve "dizi" krizlerinin eklenmesiyle, Türkiye-İsrail arasında hızlı bir kopuşun gerçekleştiği, başbakanın İran'daki temaslarının ardından, Türkiye-İran yakınlaşmasının doğal gaz anlaşmalarıyla somutlaştığı yorumlandı. Türkiye-Suriye yakınlaşması da hesaba katıldığında, Türkiye-Suriye-İran arasında yeni bir üçgen oluştuğu ima edildi.
Ortaoğu'da İsrail'le ilişkilerin Batı'yla, İran'la ilişkilerin "şer ekseni"yle ilintilendirildiği yüzeyde, elbette unutulan birtakım kurumsal taahhütleri de anımsatmak gerekmektedir.
Bunu ifade etmeden önce, 28-29 Ekim 2009'da İsrail'de Bar İlan Üniversitesi BESA Center'da, benim de konuşmacı olarak katıldığım panellerde, İsrail'deki meslektaşların, Türkiye-İran yakınlaşmasını, biraz da abartılı bir endişeyle ifade ettiklerini bir yere not etmekte yarar var.
Konuya dönecek olursak, Türkiye'nin Ortadoğu'daki "tek NATO üyesi", >"tek Avrupa Konseyi üyesi" ve "tek AB katılımcı üyesi" olduğunu anımsayalım.
Türkiye-İran yakınlaşmasından yola çıkan Batılı ve İsrailli gözlemcilerin , Türkiye'nin Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan'dan daha radikal bir çizgi izlediğini savlamaları ise, mevcut siyasal iktidarın kafa karışıklığıyla daha iyi anlaşılabilir. Filistin'de Batı Şeria'daki Özerk Yönetimin lideri Mahmut Abbas'ı dışlayacak kadar bir Hamas hayranlığı, Türkiye'deki siyasal iktidar için bir başka soru işaretini tetiklemektedir. Aralık 2008-Ocak 2009'da gerçekleşen İsrail-Hamas savaşında, Türkiye hükümetinin Filistinliler'in "insani kayıplar"ından çok, "Hamas mağduriyeti"ni ön plana çıkarması, daha da çıkmaz bir yol haritası ortaya koydu. Zira Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan, İsrail'i protesto ettiği kadar, Hamas'ı da suçlamışlardı.
2006 yazında yaşanan İsrail-Hizbullah savaşında, Suudi Arabistan Hizbullah'ı kınarken, İsrail'e herhangi bir kınama deklare etmemişti. Türkiye'deki siyasal iktidar kadrosu ise Hizbullah'a toz kondurmadı.
Doğu Akdeniz'de Lübnan'dan Gazze Şeridi'ne uzanan Hizbullahistan-Hamasistan ekseni, İran odaklı bir siyasal projeyi içermektedir. Buna Körfez'de Güney Irak'ı da ekleyin. Ürdün,Mısır ve Suudi Arabistan'ın Batı eksenli "ılımlı rejimler"i, İran'ın (içinde Hamas gibi Şii olmayanlar olsa da) Şii ekseni'ne karşı, bir duruş sergilemektedirler. ABD'de Bush yönetimi Erdoğan hükümetine bu zeminde Ilımlı Sünni İslam eksenine "modelliği" önerirken, Obama döneminin "model ortaklığı"nda, Türkiye, Obama yönetiminin "ulaşamadığı" rejimlere diyalog parantezinde gitmekte, dışişleri bakanı Davutoğlu'nun "stratejik derinlik"i ise, bir büyük gücün yardımıyla, Ortadoğu ve Balkanlar'da bir "periferi" kurmaya yeltenmektedir. Bu çaba da, "merkezkaç" eğilimleri kurumsallaştırmaya başlamaktadır.
Türkiye işte bu yüzden, ABD'nin haberdar olduğu bir süreçte, siyasal iktidarın ideolojik saplantıları yüzünden, gereksiz bir kuşkuyu üzerine çekmektedir. Halbuki İran dahil, komşularla ilişkileri geliştirmekte bir yanlış yoktur. Gelgelelim, bu tür ilişkiyi "siyasal İslam" ya da "neo Osmanlı" başlığında ortaya koymak, farklı değerlendirmelere neden olmaktadır. Bununla birlikte, nükleer bir İran'ı savunmak ta, Batı ekseninde yer alan bir ülke için, ciddi kuşkulara neden olmaktadır. Bir başka boyutta ise, ABD'nin Kürt ve Ermeni açılımlarına "uyum telaşı" da siyasal iktidar için bir başka çelişkiyi gündeme getirmektedir.
Gelinen noktada, İsrail'de başbakanlık eski siyasal araştırma şefi Aryeh Levin, Sovyetler'e karşı 1955'te Türkiye-Irak-İran-Pakistan hattında, İngiltere'nin de katıldığı Bağdat Paktı'na atıfta bulunmaktadır. İngiltere dışındaki ülkeler, o dönem Sovyet karşıtı bir "Kuzey Kuşağı" olarak adlandırılmaktaydı. Irak'ın kendi bünyesinde gerçekleşen, 1958'deki askeri darbesinin ardından pakttan çekilmesiyle, adı CENTO olarak değişen kuşak, Levin'e göre, Sovyetler'in olmadığı bir yüzeyde, yeniden canlanmaktadır. Başbakan Erdoğan'ın İran ve Pakistan temaslarına da, ad vermeden gönderme yapılan analizde, bu sefer Batı ekseninin hakim olmadığı bir Kuzey Kuşağı'ndan söz edilmektedir. Bu çerçevede, Irak'ta da oluşan yeni biçimlenme ve toparlanma da ele alınarak, neredeyse İngiltere haricinde bir Bağdat Paktı akıllara getirimektedir. Hadi biz de katkıda bulunalım. Suriye de bu zincire eklenirse, belki de "genişletilmiş bir Kuzey Kuşağı" bile konuşulabilir.

Aryeh Levin, "Analysis: The new northern tier?", The Jerusalem Post, November 1, 2009.
http://www.jpost.com/servlet/Satellite?cid=1256799063451&pagename=JPost%2FJPArticle%2FShowFull

Davutoğlu'nun "romantik İslamcı", Levin'in "aşırı kuşkucu" tavırları eklendiğinde, Ortadoğu'da belki de birtakım hayallerden söz etmek mümkün olacaktır.
Türkiye'nin NATO, Avrupa Konseyi ve AB başlıklarındaki taahhütleri kurumsal ve devlet düzeyindedir. Diğer hareket tarzları, konjonktürün de yardımıyla, ortaya konulsa da, yaşamda karşılık bulmaları zordur.
Türkiye, görünür gelecekte, ABD müttefikliğiyle somutlaşan Batı ekseninden ayrılma konumunda değildir. Fuller'in de bu çok istediği senaryo, yeni maceraların da başlangıcı olabilir.
Mevcut zeminde, Türkiye üzerindeki Batı kaynaklı abartılan kuşkular, orta vadede İran odaklı senaryolar bazında, Türkiye'ye yönelik olası Batı baskısının da emaresi olabilir.

23 Ekim 2009 Cuma

"ANADOLU KARTALI" VE "JUNIPER COBRA"











"Anadolu Kartalı" tatbikatı, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki web sitesine göre, ilk kez 18-19 Haziran 2001'de düzenlendi. Bu çerçevede tatbikat Kosova ve Bosna-Hersek'teki deneyimlerle birlikte, Türk Hava Kuvvetleri açısından "iç güvenlik harekatı" zemininde değerlendiriliyor.
İlgili sitede, "Anadolu Kartalı" eğitimleri, ABD Nellis Hava üssünde icra edilen Red Flag eğitiminin benzeri olarak nitelendiriliyor. ABD-Türkiye müttefiklik ilişkisinin doğal sonucu olarak, İncirlik üssünde, ilki 2-15 Mayıs 1998 tarihlerinde, ikincisi 21 Eylül-2 Ekim 1998'de Türk-ABD filolarının katılımıyla gerçekleştirildiği ifade ediliyor.
Aşağıdaki tabloda, Anadolu Kartalı tatbikatına yıllar içinde katılan ülkelerin dökümü yer almaktadır:
18-19 Haziran 2001 Türkiye-ABD-İsrail
22 Nisan-3 Mayıs 2002 Türkiye-ABD
14-25 Ekim 2002 Türkiye-ABD-Birleşik Arap Emirlikleri
3-14 Kasım 2003 Türkiye-ABD-Almanya-İsrail
5-16 Nisan 2004 Milli (Ulusal)
7-18 Haziran 2004 Türkiye-ABD-İsrail-Ürdün
27 Eylül-8 Ekim 2004 Türkiye-ABD-Almanya-İsrail-Hollanda-İtalya-Pakistan
4-15 Nisan 2005 Milli (Ulusal)
12-23 Eylül 2005 Türkiye-Fransa-Hollanda-İtalya
14-25 Kasım 2005 Türkiye-ABD-Belçika-İsrail
24 Nisan-5 Mayıs 2006 Milli (Ulusal)
12-22 Haziran 2006 Türkiye-ABD-Fransa-NATO-Pakistan
4-15 Eylül 2006 Türkiye-NATO
6-18 Kasım 2006 Türkiye-ABD-NATO
11-22 Haziran 2007 Türkiye-NATO-Pakistan-İngiltere-ABD-Ürdün
3-14 Eylül 2007 Milli (Ulusal)
5-16 Kasım 2007 Milli (Ulusal)
5-16 Mayıs 2008 Milli (Ulusal)
9-20 Haziran 2008 Türkiye-ABD-Birleşik Arap Emirlikleri-NATO-Ürdün
8-19 Eylül 2008 Türkiye-ABD-İsrail-İtalya3-14 Kasım 2008 Türkiye-Pakistan
27 Nisan-8 Mayıs 2009 Milli (Ulusal)
8-19 Haziran 2009 Türkiye-ABD-Birleşik Arap Emirlikleri-İngiltere-NATO-Ürdün


Kaynak:
ANADOLU KARTALI, http://www.anadolukartali.tsk.tr/default.asp?loc=tr&p=tarihce

Sorun haline gelerek, uluslararası olmaktan çıkarılmak zorunda kalınan ve ulusal hale dönüştürülen son tatbikat, 12-23 Ekim 2009 tarihlerinde, Türkiye-ABD-İtalya-İsrail ve NATO arasında öngörülmüştü. İsrail'in listeden çıkarılması, ABD ve İtalya'nın bunun üzerine tatbikattan çekilmesiyle, Anadolu Kartalı ulusal zeminde ele alındı. Görüldüğü gibi, İsrail söz konusu tatbikata pek çok kez -bu arada mevcut siyasal iktidar döneminde de- katıldı. Aslında temelde Türkiye-ABD işbirliğiyle, NATO, Batılı ülkeler, İsrail ve Batı'yla uyumlu birtakım İslam ülkelerinin katıldığı bir tatbikat söz konusu. İsrail, tatbikatın öznesi olmasa da, konu İsrail'in Türkiye tarafından "son dakikada" liste dışı bırakılmasını içeriyor.

Gelelim "Juniper Cobra"ya, Türkçesiyle "Ardıç Kobrası"na...
Juniper Cobra ilk kez, Şubat 2001'de İsrail'in Negev bölgesine yakın Dimona nükleer merkezinde Irak'tan ve diğer Arap ülkelerinden gelecek Scud saldırılarına karşı, iki askeri kıtanın Amerikan Patriot füzelerini kullanmasını içeriyordu. Amerikan askerleri de Almanya'nın Ansbach üssünden gelmişlerdi. 2000'de Almanya'daki Patriot füzeleri de İsrail'e yerleştirilmişti.

GlobalSecurity.Org, "Military Juniper Cobra", http://www.globalsecurity.org/military/ops/juniper-cobra.htm

2001'den beri 2 yılda bir yapılan Juniper Cobra, 2009'da 5.kez düzenlendi. 21 Ekim 2009'da gerçekleştirilen tatbikat, şimdiye kadar gerçekleştirilmiş olan en büyük ABD-İsrail ortak tatbikatı oldu. 17 ABD savaş gemisi İsrail'in Hayfa limanına geldi. Defense Update'e göre ABD ve İsrail Hava Kuvvetleri'nin katılımıyla, Patriot ve Hawk füze sistemleri opere edildi. Ayrıca İsrail'e Patriot PAC-3 füze savunma sistemleri, ABD tarafından Avrupa'daki üslerinden alınıp, yerleştirildi. Juniper Cobra 2009'un, İsrail'e yönelik bir nükleer saldırıya karşı yapıldığı ifade edildi. Arrow II'nin ardından, Arrow III'ün, İran'ın Şahab-2 füzelerine karşı ele alındığına dair savlar da var.

Defense Update, "Israel, U.S. European Command Embark on Juniper Cobra Joint Air-Defense Exercise", October 22, 2009.
http://www.defense-update.com/analysis/juniper_cobra10_israel_211009.html#

Türkiye-İsrail ilişkilerinde "bir bardakta kopartılan fırtına"nın ne kadar "anlamlı" olduğu, her iki tatbikatın analizinde görülebiliyor. ABD, Anadolu Kartalı'na bu yıl katılmasa da, hem esin kaynağı, hem de en güçlü katılımcılarından.
Juniper Cobra ise, ABD-İsrail askeri işbirliğinin, en somut, bu sene en büyük gösteri alanı oldu.
Türkiye-ABD, İsrail-ABD müttefikliğinin modern matematikteki deyimiyle "ortak kümesi" ABD. Bu zeminde Türkiye-İsrail ilişkileri, bu iki müttefiklik ilişkisinin doğal bir uzantısı, özel bir izdüşümü olarak gözüküyor.
Anadolu Kartalı'nda eğer siyasal iktidar "yaptırım" anlamında İsrail'i dışlamayı düşünmüşse, Juniper Cobra'daki ABD damgası, denklem formülasyonlarında olduğu üzere, bu siyasayı etkisiz hale getirerek "götürüyor".
Geriye iç politik hesaplar kalıyor.
"Ermeni ve Kürt açılımları"ndaki siyasal tahribatın hasarı, İsrail karşıtı söylemle aşılmaya çalışıldı. ABD'yle girilen diyaloglardan sonra, bu metot da konsolide edilecek gözüküyor. İsrail'in Ankara büyükelçisi Gabi Levi, 23 Ekim'de başbakan yardımcısı Bülent Arınç'la yaptığı görüşmeden sonra, özellikle Ayrılık dizisinin bundan sonraki aşamaları çerçevesinde "tatmin" olduğunu söyledi.
İç politik hesaplarla girişilen bir dış politika oyunu daha kullanım dışı kaldı.
Olan da, ülkenin zamanına, bölge ülkeleriyle gereksiz stres yaşamasına oldu. "One minute" damgalı dizi, buram buram siyasal iktidar propagandası kokarken, Türkiye 2008 Aralık-2009 Ocak'ta yaşanan Gazze çatışmalarındaki yaşamını kaybeden "masum siviller"in haklarını koruyan bir tavır sergileyen ülke görünümünden çok , siyasal iktidarın Hamas hayranlığıyla anılır oldu.

21 Ekim 2009 Çarşamba

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...

Gün gelir, olaylar karşısında yazacak, konuşacak bir sözcüğünüz kalmaz. 20 Ekim 2009'da Türkiye-Irak sınırında yaşananlar, yürek burkan ve de vicdanları kanatan bir atmosferi yaşatıyor.
Habur'dan Türkiye'ye giriş yapan teröristler, Türk Ceza Kanunu'nun 221. maddesindeki "etkin pişmanlık"tan yararlanmayacaklarını, hem savcılık ifadesinde, hem de savcılık tarafından serbest bırakıldıktan sonra söylüyorlar. Öcalan'ın talimatıyla Türkiye'ye giriş yapan PKK'lılar, buna karşın ilgili maddeden yararlanıp, serbest bırakılıyorlar. Bu çerçevede "etkin pişmanlık" uygulamada esnetilip, "pişmanım" deme zorunluluğu ortadan kaldırılıyor.
Yani, terörden pişman olmayan, sadece silah bırakıp, Türkiye'ye giriş yapan, yetkili makamlara teslim olan militanlar var. TCK 221'in uygulamadaki esnekliği, yasa değişikliği yaparak, başka davalara emsal olmadan, sadece PKK'lılara yönelik "fiili bir örtülü af"fı gündeme getiriyor. Ve uygulamadaki esneklik, bir başka zeminde emsal haline geliyor.
"Kürt açılımı" diye başlayan, siyasal iktidarın "demokratik açılım" olarak düzelttiği yeni politika, sınır boyunda DTP-PKK yandaşlarınca "kahramanlar" gibi karşılanan terör örgütü mensuplarının siyasallaşma stratejilerini kolaylaştırıyor.
ABD'nin 2012'de askerinin kalmayacağı Irak'ta, en azından Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) olarak adlandırılan ve devletleştirilen bölgesinin güvenliği Türkiye'ye havale ediliyor. Türkiye ve KBY arasında, 2007'den beri resmileşen ilişkilerde en temel engel haline gelen PKK da, yine Türkiye'nin ödünleriyle siyasallaşarak, tasfiye oluyor. Her olasılığa karşı da, Kandil'deki dağ kadrosu dağıtılmıyor, Türkiye'ye "aba altından sopa gösteriliyor."
Obama'nın Nisan 2009'da talep ettiği iki açılım da (Kürt ve Ermeni açılımları) son hız devam ediyor.
Gelinen nokta da artık PKK fiili bir siyasal aktör durumuna gelmiştir. "Şehit aileleri" ise artık "devre dışı" kalan faktörler seviyesine indirgenmiştir.
Türkiye çok sıkıntılı bir "Obama deneyi"yle, her alanda karşı karşıyadır.
Ve sözün bittiği yerde, "akıl tutulması"nın yaygınlaşması, pervasızlaşması söz konusudur.
Yeni dönemin siyaseti, silahlı terörün kravat takmasına sahne olmak üzeredir. Üstelik terörün başı Öcalan da, şimdiden siyasal bir aktör sayılma talebindedir.
Türkiye, mevcut ABD patentli açılımları yeniden gözden geçirmelidir.
Yarınları kaybetmeden, vakit çok geç olmadan...

13 Ekim 2009 Salı

TÜRKİYE'NİN İSRAİL-SURİYE DENKLEMİ









Türk dış politikasında ilginç günler yaşanıyor. 11 Ekim'de düzenlenmesi planlanan Anadolu Kartalı tatbikatının uluslararası bölümü iptal edilerek, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir kriz durumu ortaya çıktı. Söz konusu tatbikat, NATO üyeleri ve İsrail'i kapsayan bir hava tatbikatıydı.
2008 Aralık-2009 Ocak tarihlerinde İsrail'in Gazze'de Hamas'tan kaynaklanan roket saldırılarına yönelik hava hücumlarında, Konya'da eğitim alan İsrail uçaklarının kullanıldığı iddia edilmişti.
2009 Ocak tarihinde yapılan Davos zirvesinde, Türk başbakanının İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres'e yönelik sert tutumu, moderatör David Ignatius'a "one minute" söyleminde netleşen öfkeli tavrı Batı medyasında eleştirilirken, Arap medyasında övgüyle karşılanmıştı.
Ekim 2009'da Anadolu Kartalı tatbikatından, İsrail'in dışlandığı savları, tatbikatın uluslararası bölümünden ABD ve İtalya'nın çekilmesi, beraberinde Anadolu Kartalı'nın ulusal ölçekte bir askeri tatbikata dönüştürdü.
İsrail'den gelen sert tepkilerden en dikkat çekeni Dışişleri bakan yardımcısı Ayalon'un sözlerinde ete kemiğe ürünüyordu. Ayalon, İsrail'deki önemli gazetelerden Jerusalem Post'taki ifadesinde, Türkiye'nin tavrının sadece İsrail'e değil, Avrupa ve Amerikan çıkarlarına da zarar verdiğini belirtiyordu.

Jerusalem Post, "Ayalon: Turkey's decision should be looked into without bowing our heads", October 11, 2009.
http://www.jpost.com/servlet/Satellite?cid=1255204769797&pagename=JPost%2FJPArticle%2FShowFull

Öte yandan, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü P.J.Crowley, tatbikata davet edilen bir ülkenin, önceden haber vermeden, son anda listeden çıkartılmasını, hangi ülkenin başına gelirse gelsin kabul edemeyeceğini beyan ederek, Türkiye'nin tutumunu eleştirdi.

Jerusalem Post, "US criticizes Turkey for ousting Israel from military drill", October 13, 2009.
http://www.jpost.com/servlet/Satellite?cid=1255450643051&pagename=JPost%2FJPArticle%2FShowFull

İsrail'in giderek sertleşen tutumu, İsrail savunma bakanı ve İşçi Partisi lideri Barak tarafından yatıştırılmaya çalışıldıysa da, İsrail'in önemli düşünce merkezlerinden BESA Center'ın direktörü Prof. Efraim İnbar'ın "Türk arkadaşlarıma açık mektup" başlığındaki ifadeleri, Türkiye'deki mevcut siyasal iktidara dozajı yüksek eleştiriler içerirken aynı zamanda Türkiye'nin Batı'dan kopması kaygısını da içermekteydi.

Efraim Inbar, "An Open Letter To My Turkish Friends", BESA Center Perspectives Papers No. 92, October 11, 2009.
http://www.biu.ac.il/SOC/besa/perspectives92.html

İsrail'den Türkiye hakkında bu bağlamda tansiyon yükselirken, Hürriyet'te Zeynep Gürcanlı'nın kaleme aldığı "özel haber", var olan kriz ve kaygıları derinleştirecek içerikte gözüküyor. Haberde , Türkiye-Suriye arasında vizelerin kalkmasını içeren seremonilerin yanısıra, Türk ve Suriyeli 10'ar bakanın katıldığı toplantıda alınan kritik kararlar, Türk kamuoyuna açıklandı.
Buna göre, en önemli karar Türkiye-Suriye arasında geniş bir ortak askeri tatbikatın yapılması hakkındaydı.
Stratejik anlamda bir hayli ses getirecek bu kararın yanısıra, komutanların arasında kırmızı telefon hattının kurulması, subay değişimi de kararlaştırıldı.
Bu zeminde, Gürcanlı'ya göre, "Güvenlik alanında Suriye ile güvenlik işbirliğinin derinleştirilmesine karar verildi. Bu çerçevede Atalay, Şam hükümetiyle Güvenlik İşbirliği Anlaşması imzalanacağını resmen açıkladı. Atalay, terörden insan kaçakçılığına, uyuşturucu suçlarından tarihi eser kaçakçılığına kadar tüm suçları kapsayacak bu anlaşma için Türkiye’nin bir taslak hazırladığını bunun da toplantılarda Suriye tarafına iletildiğini söyledi."
Zeynep Gürcanlı, İsrail'i en çok kızdıracak konuların başında ise iki ülkenin arasında, savunma bakanları toplantısından sonra, alınan kararlar yüzeyinde, 3 komitenin kurulması dikkat çekiyor. Komitelerin adları ise şöyle: terörle mücadele-güvenlik, askeri eğitim- manevralar, lojistik- savunma sanayi.

Zeynep Gürcanlı, "İsrail’e misilleme gibi karar", Hürriyet, 13 Ekim 2009.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12683864.asp?gid=229

İsrail'i Anadolu Kartalı'ndan dışlar ve iki ülke arasındaki ilişkiler hızla irtifa kaybederken; Suriye'yle bu anlamda kapsamlı bir işbirliğine girişilmesi, kuşkusuz dikkat çekecektir.
1947'de BM Genel Kurulu'nda Filistin'le ilgili "taksim planı"nı Türkiye reddetmiş, Filistin'de "tek devlet"i içeren bir eğilim göstermişti. Mayıs 1948'de İsrail kurulduktan sonra, Aralık 1948'de Türkiye, Fransa ve ABD'yle birlikte BM'de kurulan "Filistin Uzlaştırma Konseyi"nde yer aldı. Mart 1949'da İsrail ve Arap ülkeleri arasında "ateşkes" imzalandıktan sonra, Türkiye İsrail'i tanıyan, nüfusunun çoğu Müslüman olan ilk ve 1978'e kadar "tek ülke" oldu.
1967 ve 1973 savaşlarında, Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler ne kadar gerildiyse de, 1958'de muhafazakar DP döneminde imzalanan "çevresel pakt" zemininde kurulan Trident adı verilen istihbarat ağıyla, askeri, savunma ve istihbarat çerçevesinde kesintisiz ilerledi.
Soğuk Savaş sonrası, FKÖ ve İsrail'in temsilcilik düzeyini büyükelçiliğe çıkaran Türkiye, İsrail'le 1996 ve 1997'de askeri ve ekonomik ağırlıklı anlaşmalar imzaladı. 1998'de de revize etti.
Suriye'yle ise, 1946'daki bağımsızlık sürecinden beri Hatay ve su sorununda karşı karşıya geldik. 1957'de Sovyet güdümlü Suriye ve ABD müttefiki Türkiye, savaşın eşiğine geldi. 1984-1999 arasında Türkiye'ye yönelik PKK teröründe, 1998'e kadar PKK'nın başı Öcalan'ı ve PKK militanlarını ülkesinde ağırladı. 1998'de Öcalan'ın Suriye'ye terketmesi, Türkiye'nin Suriye'ye yönelik baskı politikasının sonucuydu. Türkiye-Suriye, 1957'den sonra, 1998'de tekrar savaşın eşiğine gelmişti.
1998'deki Adana mutabakatından sonra, Türkiye-Suriye ilişkileri yumuşadı. Hafız Esad'ın ölümünden sonra, Suriye devlet başkanı olan Beşşar Esad döneminde ilişkiler daha da gelişti.
10. cumhurbaşkanı Sezer de, bu zeminde Suriye'yi ziyaret etti. Türkiye-Suriye ilişkilerindeki bu gelişme, Suriye'nin Soğuk Savaş sonrası Sovyet desteğini yitirmesi, Türkiye-İsrail ablukası altında kendini hissettirmesi çerçevesindeydi.
Suriye'nin bir başka özelliği de, 1980'lerdeki İran-Irak savaşı sürecince, İran'la başlayan ittifakı ve bunun doğal sonucu, Lübnan'daki Hizbullah yapılanmasıydı.
2005'te Lübnan başbakanı Refik Hariri suikastinde, Suriye şimşekleri üzerine çekti ve 1976'dan beri süren işgalini sona erdirmek zorunda kaldı.
2008'den beri, ABD'yle ilişkilerini yumuşatan Suriye, ABD'nin Haziran 2009'da Şam'daki büyükelçiliğini yeniden açmasıyla, bir açılım başlattı. 2008 Aralık ayına kadar süren Suriye-İsrail dolaylı görüşmeleri de yeni Suriye siyasasının bir uzantısıydı.
Türkiye-Suriye arasındaki ilişkilerin, Batı'ya rağmen olduğunu söylemek, hele Türkiye'nin Batı'dan ayrılmaya başladığını ifade etmek, amacını aşan ifadelerdir. Türkiye'deki mevcut iktidarın, ABD siyasalarına verdiği desteğin somut emareleri Ermeni ve Kürt açılımlarıdır.
Ancak, Ermeni açılımında Anadolu'dan oy kaybetme kaygısı, İsrail'e yönelik söylemle telafi edilmeye çalışılıyorsa, bu çok büyük bir stratejik hata anlamına gelir. Zira, ABD müttefikliğinin zemininde, Yahudi lobisinin konumunu ve ABD-İsrail ilişkilerini yok saymak mümkün değildir. ABD, Suudi Arabistan ya da başka bir Arap ülkesine gösterdiği toleransı Türkiye'ye göstermez. Çünkü Türkiye NATO üyesi, Avrupa Konseyi üyesi ve AB katılımcı üyesidir. İçinde bulunduğu ittifakların İsrail'e bakışı da bellidir.
Davutoğlu'nun romantik İslamcı yaklaşımlarından ziyade, ABD'nin Suriye'yi kazanma ve İran'ı izole etme arayışı, Türkiye-Suriye ilişkilerini derinleştirmiştir. Yoksa, NATO bünyesinde olan Türkiye'nin NATO'ya karşın, bir başka ülkeyle askeri işbirliğine girmesi inandırıcı değildir.
Burada en somut sorunlardan biri hala Suriye-İran ittifakının NATO karşıtı eğilimleriyle sürmesidir.
İsrail'le ilişkileri de mevcut siyasal iktidarın ideolojik dürtüleriyle yok saymak, ciddi bir hesap hatasını ortaya koymaktadır.
Zira ABD'yle ilişkilerin iyi, İsrail'le ilişkilerin kötü olduğu bir denklemin mümkün kılınabileceğini düşünmek, ayağı havada gezmekle eş anlamlıdır.

09 Ekim 2009 Cuma

NOBEL'Lİ OBAMA













Çok şükür, dünyaca ünlü yazarımız Orhan Pamuk'tan sonra, en büyük müttefikimiz ABD'nin başkanı Obama da Nobel ödülü sahibi oldu. Pamuk, edebiyat ödülü aldığından dolayı, bir değerlendirme yapamayacağım. Zira uzmanlık alanım edebiyat değil. Gerçi kendisi romanlarından ziyade, "siyasi söylemler"iyle gündemde ama olsun.
Gelelim Obama'ya... Barak Hüseyin Obama, Kasım 2008'de ABD başkanlığına seçildi. Daha seçileli bile bir yıl olmadı. Göreve ise 20 Ocak 2009'da başladı. İçinde bulunduğumuz ay, görevdeki dokuzuncu ayını dolduracak. Blog'da, uygulamayı tasarladığı ve başladığı siyasaları, bir çok kez ele almıştık.

Ancak, "erken gelen Nobel", zannederim Obama'yı da şaşırttı. ABD başkanı, siyasal söylemlerinin yanısıra, ABD'lilerin deyimiyle, ilk kez ABD başkanlığına seçilen "Afrikalı Amerikalı" oldu. Bir başka deyimle, deri rengi siyah bir başkan olarak, bir "ABD rüyası" gerçekleştirmiş oluyordu. Uzun yıllar kölelikten kurtulma müdahalesi veren siyah renkli ABD'liler açısından, Obama'nın göreve gelişi, müthiş bir sinerji yarattı. Söz konusu olumlu hava, Avrupa kamuoyuna da yansıdı.
Bush döneminde ABD'nin imajı, ciddi anlamda sarsılmıştı. Özellikle 2. Körfez Savaşı sırasında, ABD'nin Batılı müttefiklerini de yok sayarak, "tek taraflı" hareket tarzı, ABD'nin Afganistan operasyonu öncesi "haklı ve mağdur" görünümünü de silmiş, hatta, Afganistan konusundaki çıkmaz, daha fazla göze batmaya başlamıştı.
Obama seçildikten sonraki ilk değerlendirmemizi bir anımsayalım:

"Obama, Irak'tan asker çekme taahhüdüne karşılık, Afganistan'a daha fazla asker göndermeyi düşünüyor. Zira ABD'deki askeri-sınai kompleksi tamamen karşısına almayı cesaret etmesi imkansız gözüküyor. ABD askerleri çekildikten sonra, Barzani ağırlıklı bir Kürt açılımı, yeni ABD yönetimi tarafından teşvik edilebilir. Güneydoğu Anadolu'da, "sivil itaatsizlik" eylemlerine hoşgörüyle bakılabilir. ABD'nin Obama liderliğindeki Demokrat yönetimi, "soft power" olarak adlandırılan "yumuşak güç" siyasasıyla, "demokratik kuruluşlar" yoluyla, ülkelerin rejimlerinin değiştirilmesini gündeme alabilir. İmaj tazeleyen ABD yönetimi yeniden "demokrasi", "insan hakları" şampiyonluğuna soyunabilir.

Bunun en somut göstergelerinden biri Ermeni Soykırımı iddialarıdır. Obama başkan seçilmeden, "soykırım" ifadesini kullanmıştır. Ermeni lobisi Obama'ya açık destek vermiştir. Bu bağlamda, yeni ABD yönetiminden "g-resolution" olarak kodlanan, soykırım yasası beklentisi vardır. Obama'nın 24 Nisan 2009'da yapacağı, Ermeni olaylarını anma gününde, "soykırım" sözcüğünü kullanma olasılığı yüksektir. Türkiye'nin Ermeni sınır kapısını açması talebi, AB'nin 2008 İlerleme Raporu'nda da yinelenmiştir. Türkiye açısından kırmızı çizgi sayılan soykırım iddialarının yeni ABD yönetimi tarafından benimsenmesi, "maç diplomasisi"ne rağmen, Türkiye'yi zorlayacaktır.

Obama, Kafkasya'da Rusya'ya fazla meydan okumasa da, bir "orta yol formülü"nü kararlılıkla ileri sürecektir.

İran'la diyalog sözü, Suriye'yle ilişkileri yumuşatma vaadi, Ortadoğu'da yeni açılım arayışını kuvvetlendirmekle birlikte, İsrail'e yönelik klasik ABD tutumunda bir değişiklik yoktur. Obama Yahudi lobisinin de desteğini almıştır. Annapolis süreci'ni cesaretlendireceği görülen Obama, bir yandan Kudüs'ün mevcut statüsünün tartışılamaz olarak değerlendirmekte, bir yandan da müzakerelerde bu konunun ele alınabileceğini belirtmektedir.

Obama, Türkiye'nin Suriye-İsrail arasındaki dolaylı görüşmelerdeki "kolaylaştırıcı rolü"nü övmektedir. Öte yandan ABD askerlerinin çekilmiş olduğu bir Irak'ta, Türkiye'nin konumu kritik hale gelecektir. En temel sorun da Ermeni iddialarında yoğunlaşacaktır."


deniz tansi kemalizm, "Obama döneminin görünümü", 5 Kasım 2008. http://dtansikemalizm.blogspot.com/2008/11/obama-dneminin-grnm.html

Obama göreve geldikten sonra, özellikle Suriye'yle Bush'un son döneminde başlayan diyalog sürecini geliştirdi. Ve nihayet, Haziran 2009'da Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açtı. İsrail-Filistin konusunda Annapolis Barış Süreci tıkandı. 10 Şubat 2009'da İsrail'de işbaşına gelen Netenyahu hükümeti, Batı Şeria'da yeni yerleşimler kurmaya devam etti. Obama, Nisan 2009'da Ürdün kralı Abdullah'ı harekete geçirerek, Haziran 2007'de Arap Birliği'nin Riyad zirvesinde kararlaştırılan "Arap Barış İnisiyatifi"nin tekrar gündeme getirilmesini istedi. İnisiyatif'te söz konusu olan, İsrail'in 1967 sınırlarına çekilmesi karşılığında, Arap ülkelerinin İsrail'i tanımasını içeriyordu.

Haaretz, “Jordan king urges ‘immediate’ Pan-Arab peace move”, April 11, 2009. http://www.haaretz.com/hasen/spages/1077741.html

Aslında Obama, Filistinli mültecilerin geriye dönüşlerini revize eden bir plan hazırlamıştı. Buna göre, Filistinli mültecilerin tamamı ülkelerine değil, bir bölümü komşu Arap ülkelerine sığınacaklardı.

Öte yandan, blog'daki geçen yazımıza konu olan "İran kıskacı daralıyor" yazımızı anımsayalım. ABD başkanı, seçilmeden ve seçildikten sonra, İran'la diyalog konusunu ön plana alsa da, daha son G-20 zirvesinde, İran'ın daha önce duyurmadığı "uranyum zenginleştirme tesisi" konusunda, Britanya başbakanı ve Fransız cumhurbaşkanıyla birlikte "ortak bir açıklama" yaparak, uyarı tonunu yükseltti. Bu zeminde Bush döneminin "yalnız ve saldırgan ABD'si" yerine, Batılı müttefikleriyle ortak siyasalar üreten, dünyaya sempatik gelen bir ABD söz konusu oldu.

Matt Spetalnick and Mark Heinrich, "Western leaders warn Iran over nuclear site", Reuters, September 25, 2009.
http://www.reuters.com/article/newsOne/idUSN2550821720090925?pageNumber=1&virtualBrandChannel=11604

Obama'nın ABD'nin "arka bahçesi" Honduras'taki darbeyi eleştirse de, ABD patentli darbe suçlamasından kurtulamadı.
Bush'un Rusya'yı "pasifize" etmeye çalışan askeri hamleleri, Obama tarafından durduruldu. Bunun en somut dışavurumu ise, Bush'un Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne yerleştirmeyi düşündüğü "füze kalkanı" projesinin Obama tarafından iptal edilmesiydi. Bu bakış açısının tohumları Obama'nın Temmuz 2009'da Moskova'ya yaptığı ziyarette atıldı. Obama, vurguladığımız ziyarette, Rusya'yla Taliban'a karşı "ortak bakış" geliştirmesi önemliydi. Bu çerçevede, Afganistan'da ABD öncülüğünde gerçekleştirilen NATO operasyonuna Rus desteği sağlandı. Kırgızistan'da kapatılan ABD üssü, Rusya'nın desteğiyle yeniden açıldı. Rusya, "füze kalkanı" projesinin ABD tarafından iptaliyle, ABD'nin Batılı müttefikleriyle İran'ın nükleer silah yapma iddiası çerçevesindeki çalışmalarına karşı sertleştirdiği politikasına destek verdi. Yaptırımların ağırlaştırılması siyasasına olumlu bakmaya başladı.

Obama'nın dünyadaki "barış çabaları"nın yanında, Türkiye'ye yönelik bakışı ise, başka bir başlık oldu. ABD başkanı resmi gezi anlamında, Kanada'dan sonra ziyaret ettiği ikinci ülke Türkiye oldu.
ABD başkanı, Türkiye'ye geldiğinde yaptığımız değerlendirmelerde belirttiğimiz gibi, iki ülke arasında Ortadoğu, Orta Asya, Balkanlar'da "model ortaklık" ve "kritik stratejik ortaklık" önerdi. Ilımlı İslam yerine, "laik demokratik" yapının vurgulandığı ziyarette, ABD başkanı Türkiye'den "Ermeni açılımı" ve "Kürt açılımı" istedi.
Aslında Obama, kendi ülkesi açısından pragmatik bir talep dizisi getirmişti. Kasım 2008'de bir önceki ABD yönetimi, 2011 sonuna kadar, Irak'tan tedricen çekilmeyi içeren bir anlaşmayı, Irak yönetimiyle imzalamıştı. (SOFA) Irak'ta ABD askerinin kalmayacağı 2012'de, Irak anayasasına göre Kürdistan Özerk Bölgesi (KÖB)ile Türkiye'nin iyi geçinmesini istiyordu. Bu çerçevede PKK'nın tasfiyesi gerekiyordu. Ve PKK'nın tasfiyesi ise, Türkiye'de legalleşmesi ve siyasallaşmasını içeren bir yol haritasını içeriyordu.
"Ermeni açılımı" ise, Kafkasya'da dışlanan Ermenistan'ın Batı eksenine yaklaştırılmasını hedefliyordu. Bu zeminde fedakarlık yine Türkiye'ye düşüyordu. Ermenistan BM tarafından tanınan Türkiye-Ermenistan sınırını tanıyarak, bu sayede Türkiye'nin kapalı tuttuğu sınır kapısının açılmasını sağlayacaktı. Böylece Ermenistan Kafkasya'daki izolasyondan kurtulacak, Batı eksenine yanaşacaktı. Ve bu arada Ermenistan, "soykırım" savlarından vazgeçmeyecekti.

Yarın (10 Ekim 2009)da İsviçre'de Türkiye-Ermenistan tarafından imzalanacak protokollerde bakalım daha neler var. Bir iddiaya göre, ABD dışişleri bakanı Hillary Clinton da, imza töreninde hazır bulunacak.

"Obama barışı", Türkiye'nin yapısı üzerinde ilginç bir egzersiz sergiliyor. Nobel komitesinin kararında, "açılımlar"ın ne kadar etkisi var bilmiyoruz.
Ancak ülkemizin geleceğinde "Obama barışı"nın bir hayli radikal etkileri olacağı gözüküyor.