18 Mayıs 2012 Cuma

KEMALİZM BİR YÜK MÜDÜR?

Son zamanlarda, siyasal ve toplumsal yaşamda, Kemalizm adeta bir yük olarak gösterilmeye başlandı. Özellikle ana muhalefet partisi CHP'ye reçeteler yazan "yandaş medya" yazarları, CHP'nin temel sorununun Kemalizm ve tarihsel geçmişi olduğu, bunlardan sıyrılıp "sosyal demokrat" bir parti olursa, iktidar yolunun Parti'ye açılacağını vurgulamaktadırlar.
Bir kere temel yanlış, CHP zaten Sosyal Demokrat bir siyasal kuruluştur. Tarihsel evrimi içinde, 1965'te başlayan Ortanın Solu hareketi, 1976 programında, Demokratik Sol olarak konumlanmıştır. 12 Eylül cuntası tarafından diğer siyasal partilerle birlikte 1981'de kapatılan CHP, 1992'de yeniden açıldıktan sonra oluşturduğu programında,  Sosyal Demokrasi ve Demokratik Sosyalizm kavramlarını da Demokratik Sol'la birlikte eş anlamlı kullanmış, ancak söz konusu paragrafta, "...Demokratik Sol bir siyasal kuruluştur..." denilerek, Demokratik Sol biraz daha vurgulu kalmıştır.
CHP'nin sorunu, birtakım kavram karmaşaları değildir. Partinin iki güçlü kökeni vardır. Birincisi, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştiren, Cumhuriyet'i kuran, devrimleri yerleştiren ve çok partili siyasal yaşama geçişi ortaya koyan kökenidir. Tüm bu süreçlerde, -çok partili yaşama geçişte yoktu ama en büyük amacı idi- Mustafa Kemal Atatürk'ün damgası vardır. Cumhuriyet dönemi, İnönü'nün 1946'da çok partili siyasete ışık yakan kararına kadar, -tek partili- dönemdir. Devrimin en çetin yıllarıdır. Yeni bir toplum inşa edilmeye çalışılmakatadır. Kemalizm'i ısrarla, sonraki yıllarda Cuntacıların ve yabancı muhiplerinin göstermeye çalıştığı gibi, bir darbecilik-cuntacılık çerçevesinde yorumlayanlar, fena halde yanılıyor. Belki de işlerine geliyor. Kemalizm Türk aydınlanmasıdır, bir devrimci anlayıştır ve kalıplara sığmaz.
Kemalist kökene sahip plan CHP'nin, 1965'te "Ortanın Solu"na yönelmesi, tarihsel bir rastlantı değildir. Aslında Sağ ve Sol kavramları, planlı kalkınma ve sanayileşme döneminde Türk siyasal yaşamında kitlesel anlamda karşılığını bulmuştur. Sendikaların ve sosyalist aydınların kurduğu Türkiye İşçi Partisi (TİP) siyasal spektrumun Sosyalist Sol yelpazesinde kalırken, DP'nin devamı AP'de, 1960'ların sonunda, Büyük Sağ konfederasyon parçalanmıştır. Büyük burjuvazi, küçük ve orta ölçekli burjuvaziyi yutarken, direnen kesim, Anadolu sermayesi anlamında TOBB başkanı Erbakan tarafından Milli Görüş etrafında örgütlenmiş, anti komünist reflekse dayanan ve esnaf tabanına sahip olan MHP de, milliyetçi reflekslerle kurulmuştur.
CHP'de Ortanın Solu'nun başlaması, aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi bakışın, siyasal anlamda Sol'da yerini bulmasıyla sonuçlanmış, aydınların sahip çıktığı Ortanın Solu, Ecevit'le ve Sol siyasetlerin desteğiyle işçi sınıfına ve varoşlara varmış, Türk siyasetini dönüşüme uğratmaya başlamıştır. Hem 12 Mart, hem de 12 Eylül, Ortanın Solu ve Demokratik Sol CHP'ye yönelik kuvvetli bir baskıcılığın izini taşımaktadır.
CHP'de iki metodolojik hata var. Turan Feyzioğlu ve arkadaşlarının kurduğu CGP, Atatürk'ün adını çok kullanıyordu ama Kemalist değildi. Ve Sol'a kapalı, siyasal açıdan gericiydi. Tarihsel açıdan yeri Sağ'da idi. Ne de -eski SHP CHP'nin devamıydı- ama  yeni SHP Kemalizm'den soyutlanmış bir Sosyal Demokrasi'yle başarı bulabildi.    
Ancak gerek CGP, gerekse de yeni SHP CHP'den tarihsel sapma hareketlerdi.
Çözüm Kemalizmi ve Sosyal Demokrasi birlikteliğini -ki 1970'lerde bu tartışma bitmişti- toplumun yeni sorunları çerçevesinde yeniden üreterek, gerçekten seçenek olmaktır. Bu arada DSP'den kalan "ulusalcılık" ve "Gülencilik"  deneyimlerini de eleyerek bu siyaseti sürdürmek gerekir.
Önemli olan Kemalizm'i nasıl yorumladığınız... Eğer Feyzioğlu ve general Evren gibi yorumluyorsanız yeriniz bugün başka Sağ parti kalmadığı için AKP ya da MHP'dedir.
Kemalizm'i kendi özü olan devrimcilikle ele alıyorsanız yeriniz CHP ve Sosyal Demokrasi'dedir...

22 Nisan 2012 Pazar

NEO OSMANLICILIK SONRASI: NEO SELÇUKLU

Ortadoğu'ya yön verme senaryoları gün geçtikçe daha ilginç haller almaya başladı. Daha 2010'a kadar, Suriye-İran ekseniyle yeni bir işbirliğine gittiği iddia edilen Neo Osmanlıcı yaklaşım, 2011 Arap Baharı'ndan sonra ezberini bozdu. 2012'de Türkiye, Suriye'deki kaosla ilgili NATO'yu bizzat başbakan tarafından göreve çağırırken, İran'la ilgili gerek Suriye, gerek Irak, gerek Lübnan ve gerekse de kendi topraklarında konuşlanan NATO Füze Kalkanı'nın radarları çerçevesinde gergin günler geçiriyor.



ABD'nin Irak'tan 4 ay önce çekilmesiyle, Irak'taki tartışmalarda siyasal iktidar İran'ın etkisindeki Şii başbakan Maliki'yle ters düşmüş durumda...



Maliki Türkiye'yi "düşman devlet" haline gelmekle suçlarken, Katar'da bulunan başbakan Erdoğan, Maliki'nin işgalden yeni çıkan bir devletin başbakanı olduğunu anımsatmakta, diğer Şii liderlerin de Maliki'yi sevmediğini ifade etmektedir. Katar önemli bir ülke. Arap Baharı'nın psikolojik operasyonu bizzat bu ülkeden yayın yapan El Cezire kanalı tarafından yürütüldü. "Arap CNN'i" olma etiketini taşıyan "malum kanal"ın en belirgin yanı Batı siyasalarıyla çelişmemesi olarak görülmektedir. Bu arada Erdoğan'ın Hamas'ın sürgündeki lideri Meşal'le Katar'da görüşme yapması kayda değerdir. Zira İslamcı örgütün ekseni İran-Suriye çizgisinden, ABD vesayetindeki Sünni bloğa kayıyor. Bir bakıma özüne dönüyor?



ABD vesayetindeki Sünni Arap bloğuna Türkiye'nin liderlik etme gayreti, Arap Baharı'ndan sonra bir hayli sarsıldı. "İhvan'ın Mısırı" ve Suudi Arabistan farklı duyarlılıklarla yeni dönemi yönlendirmeye çalışırken, bu sefer tüm bölge yerine, Suriye-Irak coğrafyasında İran'a karşı, Kürtler'i de içine alan bir Sünni yaklaşım, Obama ve AKP tarafından olgunlaştırılmaya başlandı. Sözgelimi Türkiye'nin, Haziran başında, Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi olarak adlandırılan Barzani bölgesindeki "Kürt konferansı"na öncülük etmesi ve ABD ile birlikte "gözlemci üye" olarak katılması, sadece "PKK'yı dışlama gayreti" olarak anılmamalıdır. Bu çerçevede Erdoğan'ın "PKK silah bırakırsa operasyonları durdururuz" sözüyle, Barzani'nin böyle bir gelişmeden sonra PKK'ya tolerans göstermeyeceğini açıklaması, yeni politikanın ipuçlarını vermektedir.



Osmanlıcılık yerine Selçuklu coğrafyasına yapılan atıfla Suriye'deki Sünni Arap çoğunluk, Irak'taki Sünni Kürtler ve Sünni Araplar'a dayanan zemin, acaba İran-Suriye hattındaki Şii Hilali'ne bir yanıt arayışı mıdır? Bilinmez ama Davutoğlu'nın kitabında belirttiği, "bölgesel güç olmak için büyük bir güçle çalışma" yaklaşımına uyum sergilemektedir.



ABD'deyle oluşturulan bu sonuçsuz senaryoların işlevi, Atatürk'ün ve Kemalizm'in tasfiyesinin ne anlama geldiğini göstermektedir. İmparatorluk hayallerinin sonu Ortadoğu çölleridir. Mustafa Kemal bunun dersini 1. Dünya savaşında yaşadığı ve tanık olduğu deneyimlerle almıştı. Umarım bir daha Mehmetçik'in canı, bu tür hayaller için verilmez...

19 Şubat 2012 Pazar

KÜRESEL MUHAFAZAKARLIK DEMOKRASİYE KARŞI...

İnsanlık tarihinin şimdiye kadar "en az sakıncalı" rejimi, demokrasi olarak genel kabul görüyor. Felsefi anlamda demokrasiye karşı çıkan, ontolojik bir sorun olarak ifade edenler, marjinal grupların içinde yer bulabiliyorlar.
Batı Avrupa'da 19. yüzyılda kaydedilen gelişmeler ve ABD'deki mücadele; sınıf savaşımı ve temsili demokrasi arasındaki çelişkileri ortaya serdi. Marx'ın "kral çıplak" diyen analizleri ile hem sistemin adı bizzat kendisi tarafından "kapitalizm" olarak konuldu, hem de temsili demokraside, servet ve vergi esasına göre "seçme ve seçilme hakları", zaman içinde "genel oy hakkı"na dönüştü.
Peki işçi sınıfı "genel oy hakkı"na kavuşarak, temsili demokrasiden dilediği payı alabilmiş miydi? Sosyal demokrasinin özellikle III. Enternasyonal'de Bernstein ve Kautsky'nin tezleriyle vardığı sentez, devrim ideali yerine "seçim mücadelesi" ve "sınıf savaşımı" yerine "sınıfların uzlaşması"nı öngörmekti.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Frankfurt Bildirgesi ile "seçim yoluyla devrim"den vazgeçilmesi, kapitalist sistem içinde, seçim yarışı ile varılan iktidarda "sosyal haklara", "sosyal güvenlik sistemi" ve "iş güvencesi"ne, "toplu sözleşme ve grev hakları"nın kurumsallaşmasına uzanan Sosyal Demokrat uygulamalar, Batı ve Orta Avrupa'ya damgasını vurdu. Bu çerçevede Almanya'da SPD ve İsveç'te Olof Palme ekolleri ön plana çıktı.
1950'ler ve 1960'larda, II.Dünya Savaşı sonrası, ABD'nin Batı Avrupa'ya, özellikle SSCB ve Doğu Bloku'nun etkisine girmemesi için verdiği hibeler ve ucuz krediler, Batı Avrupa'da "sosyal refah devleti" uygulamalarını pekiştirdi. Ancak zamanla ABD Doları'nın verdiği fazla, ABD için "dış ticaret açıkları" ve "enflasyonist" etkiler yarattı. 1970'lerin başında, 1945'ten sonra Bretton Woods'ta varılan centilmenlik anlaşmasının bozulduğu ilan edildi. Bir nevi "malumun ilanı" ABD açısından ifade edildi. ABD Doları'nın ABD Merkez Bankası'ndaki altın rezervine karşılığı ortadan kaldırıldı. Zaten 1960'larda herkesin bildiği böyle bir yalan üzerine kapitalist ekonomi ilerliyordu.
Derken 1970'lerin başında, ABD'nin tavrı sonrası, mali sermaye yani finans kapital ulusal anlamda makro ekonomi engellerini zorlamaya başladı. Ulus devletlerin ekonomiye müdahaleleri azalmaya başladı. Ardından 1980'lerde

özelleştirmeler ve sosyal hakların budanmasına sıra geldi. Sınıfsal anlamda hak arama mücadeleleri sınırlandı.
Türkiye bu süreci 10 yıl gecikmeli olarak izledi. 24 Ocak 1980 kararlarıyla piyasa ekonomisine geçebildi. Avrupa'da Lyotard'ın öncülüğünde "post modern felsefe", 1970'lerin başında boy göstermeye başladı.
Post modernizm, 1980'lerden sonra, özellikle SSCB ve Doğu Bloku'nun çöküşüyle etkisini arttırdı. Modernizm üzerine yapılan "eleştirel yaklaşımlar", "küresel muhafazakarlığı" özendirirken, özellikle geri kalmış ülkelerin "demokrasi arayışları"nın önünü tıkadı.
1990'larda Huntington'un "uygarlıklar çatışması" tezi, önce makale, sonra kitap olarak ilgi gördü. Ama asıl "ilgi patlaması", 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra kaydedildi. Huntington, yerküre üzerinde sömürü ve geri bıraktırılmışlık kavramlarını yok sayarak, herşeyi dinlerin oluşturduğu uygarlıklar varsayımına dayalı bir çatışma üzerine oturttu. Böylece "demokrasi", Hristiyan uygarlığın bir kavramı haline getirildi. Sol siyaset zaten görmezden gelindi. Avrupa'da Sosyal Demokratlar, neo liberal yapıya ayak uydurarak, kendilerini "yenileştirmeye!" çalıştıysa da, Blair ve Schröder büyük birer hayal kırıklığı haline geldiler.
2000'lerde gelinen süreç, ABD'nin 11 Eylül 2001 sonrası, "yeni muhafazakar" politikaları çerçevesinde, II.Körfez Savaşı'na uzanan bir savaş sarmalını tetikledi. Zaten Soğuk Savaş sonrası Balkanlar, Kafkasya ve I. Körfez Savaşı sonrası Irak'taki "fiili ve resmi parçalanma" mikro milliyetçilikleri patlatmış ve bu zeminde sınıfsal değil kimliksel çatışmalar vurgulanmıştı.
Artık 2012'ye gelindiğinde, Obama'nın seçim yılında, "savaşa dayalı" bir seçim stratejisi uygulaması salık veriliyor zira Cumhuriyetçiler'in henüz başkan adayı belli olmasa da "muhafazakar" politikaları ön plana geçiyor. Sözde Arap Baharı sonrası Ortadoğu'ya demokrasi gelmedi ama İhvan öncülüğünde İslamcı muhafazakar hükümetler geliyor. Almanya ve Fransa'da halen muhafazakar liderler var ve AB içinde Macaristan örneğinde olduğu gibi "otoriter rejimler" yer bulabiliyor. Putin Rusya'da otoriterliğini meşrulaştırırken, Çin de halen kapitalizme geçişe karşın Komünist Parti tekeli sürüyor. Basın ve ifade özgürlüğü artık birer lükse dönüşmüş durumda. Demokrasi "vazgeçilebilen" ya da "budanabilen" bir rejime dönüştürülüyor. Türkiye'de de otoriter eğilimler ciddi anlamda gündeme geliyor.
Muhafazakarlığa karşı Sosyal Demokratlar'ın küresel anlamda harekete geçmesi gerekiyor. Küresel muhafazakarlık, liberalleri de kendi amaçları çerçevesinde asimile ediyor.
Demokrasiden ASLA ÖDÜN VERMEMEK gerekiyor. Zira demokrasiden atılan her geri adım, çalışan halk kesimlerinin sosyal konumu ve haklarını kaybetmesi anlamına geliyor. Küresel anlamda bir muhafazakarlığa ve otoriter eğilimlere karşı EVRENSEL BİR SOL'un artık kendini hissettirmesi acil bir gereklilik haline gelmiş durumda...

12 Şubat 2012 Pazar

VİCDAN VE İNTİKAM...

Herhangi bir toplumun sağlıklı "ruh haline" sahip olmasının en önemli ölçütü "vicdan"dır. Vicdan herşeyin başlangıcıdır. İyi bir insan olmanın "olmazsa olmazı", vicdanının sesini dinleyebilmesine bağlıdır. Toplumların en örgütlü yapısı "devlet"tir. Devletin sosyolojik anlamda meşruiyeti sağlarken, toplumsal vicdanın bakışına yer vermesi son derece önemlidir. Bu çerçevede kamusal yaşamda "vicdan" soyut bir anlam taşıyabilir. Ancak "asgari müşterek"te, kamuoyu nezdinde varılacak "zımni mutabakat" dikkate alınmak durumundadır.
Siyasal yaşamda "vicdan" tartışmalı bir konu olsa da, "kamu vicdanı"nın tatmin olacağı en önemli alan "adalet"tir. Zira devletin temeli "adalet"e dayanmaktadır. Bu işlevi yerine getiren "yargı mekanizması", demokratik devletlerde yasama ve yürütmenin vesayetinden bağımsız, yasalar ve vicdani kanaatler çerçevesinde hüküm verir.
O yüzden, bir çeşit dokunulmazlığı vardır ve "yargıç güvencesi", demokratik bir yapıda "olmazsa olmaz"dır.
Türkiye'de yaşanan tartışmalara, güncel polemiklere girmeden, bu zeminde yaklaştığımda "umutsuz" bir tablo görüyorum.
Vicdanın yerini intikamın aldığı sistemler, eski zamanlarda kaldı. Vicdan, sadece resmi yapılar değil, toplumsal ilişkilerde de belirleyicidir. Bu "ortak yaşamın" güvencesidir. Erki eline alan güç, "intikam"la diğer siyasal ve toplumsal muhalefete yaklaşırsa, o toplum "vicdanen çökmeye" mahkumdur.
Vicdanımızın sesine kulak verirsek, sağduyu egemen olur. Bu da demokrasinin sınıfsal değil ama ahlaki ön koşuludur...